06 Kasım 2019 Çarşamba 16:49
Şenol Göka yazdı: Gerçekliğin algısı üzerine...

Gündemi değiştirecek ve hatta belirleyecek nitelikte gelişmeler yaşandığında hemen bir kavramla karşı karşıya kalıyoruz. Algı...

Genellikle operasyon sözcüğü ile birlikte anılan bu kavram, olağanüstü durumlarda medyanın kitlesel etki yeteneğine doğru orantılı bir şekilde hızla yayılıyor. Bu yayılmaya bireysel düşünce izlenimi uyandıran sosyal medyayı da dahil edebiliriz. Özellikle kurumsal adresli hesapların ifadeleri sosyal medyayı da geleneksel medya yanında hatırı sayılı bir algı operatörü haline getirmektedir.

Algı, operasyon kavramı ile birlikte anıldığında zihinlerde neredeyse tamamen gerçek dışı bir etki haline geliyor veya getiriliyor. Bunun için olsa gerek, algı söz konusu olduğunda buna karşılık, belki de bir tepki olarak, hemen gerçeklik öne sürülüyor ya da sürülmek isteniyor. Algı ve gerçeklik bu şekilde karşı karşıya getirildiği sürece ortamdaki bulanıklık ve bilgi kirliliği, her yeni gerçeklik ve algı çıkışları ile sıkıntılı, içinden çıkılamaz boyutlara taşınıyor. Sonuçta gerçeklik, herkes tarafından kabul edilen tartışılmaz birşey ise; algı da gerçekliği örtmeye, değiştirmeye, sulandırmaya veya bulandırmaya dönük bir çaba olarak anlaşılmaktadır.

Algı gerçeklik ile karşılaştırıldığında gerçekliğin “gibi” olan şekli olarak tanımlanabilir. Yani gerçeklik "mış" ise, algı "mış" gibi demektir. Aslına bakılırsa öyle de olmalıdır, Hatta öyle olması algıyı değerli ve gerekli kılar.

Galiba burada bitmez tükenmez tartışmalara yol açan sorun esas itibariyle, algı ve gerçeklik olgularının mutlak zıtlık içindeymiş gibi anlaşılmasından kaynaklanıyor. Bu iki kavram tam bir zıtlık halinde anlaşılıyorsa doğal olarak bunların türevleri denebilecek "algı operasyonu, algı yönetimi, gerçeklik vurgusu" ve benzeri kavramlar da hep bu zıtlık düşüncesi içinde anlaşılacaktır. Bu durumda algı kötü, gerçek iyi olacağından yeni ve daha güçlü suçlamalarla, yeni kanıt ve iddialarla ortalık toza dumana bulanacaktır. Bu arada gerçeklik iddiasını ileri sürenler, algı operatörleri karşısında hep geç kalacak, ortaya atılan her algıya karşı yeni argüman arayışlarına girerek, hep algı operatörleri tarafından yönlendirileceklerdir. Algı operasyonlarına karşı mücadele işi de atı alanın Üsküdar' ı geçmesinden sonra başlatılmış olacağından, saman alevi gibi parlayıp sönerek etkisiz kalacaktır.

O halde durup, durumu yeniden değerlendirmek gerekiyor...

Her şeyden önce algı, gerçek dışı olan şey olarak anlaşılmamalıdır. Algıya gerçekliği kapsayan hatta geliştiren bir şey olarak bakılmalıdır.

Biz, gibi olma özelliğinden dolayı algıyı yalın gerçekliğin karşısına koyduğumuzdan, algıya karşı mücadeleyi de sadece yalın gerçekliği haykırmak, dört bir yana sesimizi duyurmak olarak anlıyoruz. Oysa algı; alabilecek durumda olanlara veya alabilecek duruma gelenlere ulaşabilme eylemidir. Çoğu zaman bu alabilme durumuna gelme veya getirilme özel yöntemler ve uygulamalar gerektirir. Zira insanlar yapıları gereği, hangi dünyaya kulak kesilmişlerse diğerlerine sağır, sen istediğin kadar bağır.

Burada mesele insanların bize, kendimize kulak kesilme işlemini başarabilmektir, bu da algıyla, algı çalışması ile olur. Algının gerçek dışı olması şöyle dursun, tam tersine her gerçeklik bir algıya hitap eder. Gerçeklik bazen süslenerek, bazen yalın, bazen yansıtılarak duruma göre bakışlara ve anlayışlara algı yoluyla, algı olarak aktarılır. Bu aktarma, yerine göre çok uzun olmakla birlikte genellikle zaman alıcı bir eylemdir; çünkü uygun bir zemin oluşturulması gerekir. Anlayışa ve algıya uygun bir zemin yoksa anlaşılma başarılamaz. 

Nasıl herhangi bir operasyon söz konusu olduğunda planlama, ikmal, intikal, takviye gibi çok önceden hazırlıklar gerekiyorsa, algı operasyonu denildiğinde de başarılı olunabilmesi için uzun süreli bir çalışma ile zeminin buna hazır hale getirilmesi gerekmektedir. Yani uzun süren ve kademe kademe zamana yayılan bir çalışmadır söz konusu olan.

Ne var ki, biz millet olarak yalın gerçekliğin ve haklılığın gücüne inandığımızdan, gerçekliğin, haklılığın her şekilde galebe çalacağını bildiğimizden, gerçekliği ve haklılığı özel yöntemlerle işleme ve sunma gereği duymayız.

Zaman, kötülüğün kötülük olduğunun anlaşılmasının hemen ardından hapsedildiği ve lanetlendiği zaman değildir, aksine kötülüğün anlaşıldıktan, foyası meydana çıktıktan sonra iyiliği bastırmak için daha çok ortalıklara salındığı ve meydan okuduğu zamandır. Hal böyleyken, yalan olanın, kötü olanın sanki iyilik ve haklılık olduğu algısı nasıl oluşturulabiliyorsa; iyiliğin ve haklılığın algısı da uzun süreler alsa da oluşturulmalıdır. Bunu yapmayıp yeri ve zamanı geldiğinde, adeta seferberlik ilan ederek gerçekliği her yana ve herkese haykırdığımızda herkes tarafından hemen anlaşılacağımızı düşünmek hatadır.

Sanat, edebiyat, şiir, müzikle herhangi bir insani gerçeklik daha derin etki uyandıracak şekilde nasıl işleniyor ve algılara uygun hale getiriliyorsa, toplumsal gerçeklik de algı yönetimi ile işlenip anlayışlara uygun hale getirilir. Sadece belli zamanlarda, mesela son olarak yaptığımız sınır ötesi askeri operasyonların haklılığını anlatmak için bulabildiğimiz her kanaldan haykırarak gerçekliği ve haklılığımızı ikna edici bir şekilde insanlara anlatmış olamayız. Maalesef biz hep bunu yapıyoruz. Gerçekliğimize ve haklılığımıza doğal olarak o kadar inanıyoruz ki, çoğu zaman bunu farklı yöntem ve enstrümanlarla anlatabilmenin zahmetine bile katlanmıyoruz. 

Düşünüyoruz ki, nasıl olsa yeri ve zamanı geldiğinde "pat" diye söyleriz "şak" diye olur o kadar. Öyle sistemler kurup, uzun zamana yayılmış işlere, işlemlere ne gerek var(!)...

Algı, kitlesel düzeyde ağırlıklı olarak sosyal veya geleneksel medya kanalı ile güçlendirilse de uzun süreli çalışmalar açısından bütün kurum, kuruluş ve etkinlikleri kapsar.

Bu arada özellikle medyanın mantığı tüketime ve reklama uygun işlediğinden, medya üzerinden algı çalışmasında reklamın mantığına uygun davranılmalıdır. Biz genellikle medya dilinin ve mantığının tersine iyinin, iyi bir ürünün reklama ihtiyaç duymayacağını, bütün iyi özellikleriyle kendi alıcısını oluşturduğunu düşünürüz. Oysa reklamın mantığı ve dili farklıdır. Reklam mantığında birden fark edilip sonra unutulmak değil, zihinlere ve derinlere nakşedilmek esastır. Olumlu ve iyi olan ancak böyle yaygınlaştırılıp, zamana meydan okuyarak rakipsiz hale getirilebilir.

Şimdiden yoğun, birçok kanaldan, titizlikle ve sabırla iyinin, gerçekliğin ve haklılığın algısını oluşturma ve yönetme çalışmalarına başlanmalıdır. Su damlalarının taşı oyması gibi özenle ve kesintisiz bir şekilde...

Yorumlar

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol